Duygular Geçer, Eylemler İz Bırakır
Bu yazıda
Duygu Bir Olaydır, Kimliğimiz Değil – Öfke Geçer, Söylenen Söz Kalabilir
Bir öfke anını düşünün.
Belki biri bize haksızlık yaptı. Beklemediğimiz bir söz söyledi. Kendimizi değersiz, görülmemiş ya da incitilmiş hissettik. O anda bedenimiz gerildi, kalbimiz hızlandı, zihnimiz aynı cümleyi tekrar tekrar düşünmeye başladı:
“Bunu bana nasıl yapar?”
O an yaşadığımız öfke çok gerçek görünür. Hatta sanki hiç geçmeyecekmiş gibi hissedilebilir. Fakat birkaç saat, birkaç gün ya da birkaç hafta sonra aynı duygu artık aynı yoğunlukta değildir.
Duygu değişmiştir.
Ama öfkeliyken söylediğimiz söz hâlâ söylenmiş olabilir. Gönderdiğimiz mesaj karşı tarafa ulaşmıştır. Kırdığımız insan bunu hatırlayabilir. Aldığımız aceleci bir karar hayatımızın yönünü değiştirmiş olabilir.
İşte burada önemli bir ayrım ortaya çıkar:
Duygular geçicidir; fakat duyguların etkisi altında yaptığımız eylemlerin sonuçları her zaman aynı hızla geçmez.
Budist pratik açısından mesele öfkenin, korkunun ya da üzüntünün hiç ortaya çıkmaması değildir. Asıl mesele, ortaya çıkan bir zihin hâlinin bizi otomatik olarak yönetip yönetmediğidir.
Buddha’nın öğretisindeki temel kavramlardan biri anicca, yani geçiciliktir.
Ortaya çıkan her koşullu deneyim değişir.
Beden değişir. Düşünceler değişir. Duyumlar değişir. Zevk değişir. Acı değişir. Öfke değişir. Korku değişir.
Fakat çoğu zaman bir duygu ortaya çıktığında onu yalnızca gözlemlemeyiz. Onunla özdeşleşiriz.
“Öfke var.” demek yerine:
“Ben öfkeliyim.”
deriz.
Bu küçük dil farkı bile zihnimizin deneyimle kurduğu ilişkiyi gösterir. Öfke artık gelip geçen bir zihinsel oluşum değil, o an için “ben” hâline gelir.
Ve “ben öfkeliyim” dediğimiz anda öfkenin istekleri bizim isteklerimiz gibi görünmeye başlar.
Öfke bağırmak ister.
Öfke haklı çıkmak ister.
Öfke karşı tarafın da acı çekmesini ister.
Öfke hemen cevap vermek ister.
Fakat birkaç saat sonra aynı öfke ortadan kalktığında, geriye bazen yalnızca onun adına yaptığımız şeylerin sonuçları kalır.
İkinci Ok
Buddha bu süreci Sallatha Sutta’da (SN 36.6) çok güçlü bir benzetmeyle anlatır.
Bir insanın bedenine bir ok saplandığını düşünün. Bu ilk ok, hayatta kaçınılması her zaman mümkün olmayan acıdır.
Birinin bizi reddetmesi, bir kayıp yaşamamız, eleştirilmemiz, bedenimizin ağrıması veya beklediğimiz bir şeyin gerçekleşmemesi…
Bunlar ilk oktur.
Fakat Buddha sıradan insanın bununla yetinmediğini söyler. Zihin ilk okun ardından kendisine ikinci bir ok daha saplar.
Olan şeyi tekrar tekrar düşünür.
“Bu neden benim başıma geldi?”
“Bunu hak etmedim.”
“Ona göstereceğim.”
“Bunu asla unutmayacağım.”
İlk acının üzerine öfke, direnç, hikâyeler ve tepkiler eklenir.
Pratik tam olarak burada başlar.
İlk oku her zaman engelleyemeyebiliriz. Ama ikinci oku fark etmeyi öğrenebiliriz.
Birinin davranışı bizi yaralamış olabilir. Bu duyguyu inkâr etmek gerekmez. Fakat incinmiş olmamız, incitmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Öfke Geçer, Söylenen Söz Kalabilir
Bazen insan ilişkilerinde en büyük pişmanlıklarımız birkaç dakikalık duyguların içinden doğar.
Beş dakika süren bir öfke yüzünden yıllardır süren bir ilişki zarar görebilir.
Bir anlık kıskançlıkla söylenen bir cümle güveni kırabilir.
Birkaç saniyelik dürtüyle gönderilen bir mesaj daha sonra geri alınamayabilir.
Bu yüzden Budist uygulamada farkındalık yalnızca huzurlu hissetmek için kullanılan bir teknik değildir.
Farkındalık, duygu ile eylem arasına alan koyma becerisidir.
Öfke ortaya çıktığında onu hemen davranışa dönüştürmemek…
Korku ortaya çıktığında hemen kaçmamak…
Üzüntü ortaya çıktığında hemen kendimiz hakkında bir hükme varmamak…
Bir duygu yükseldiğinde yalnızca şunu görebilmek:
“Bu da ortaya çıktı. Bu da değişecek.”
Bazen birkaç nefeslik bir alan bile hayatımızda çok büyük bir fark yaratabilir.
Hakareti Kabul Etmemek – Pratiğe Taşımak
Akkosa Sutta’da (SN 7.2) bir Brahman Buddha’ya öfkeyle yaklaşır ve ona ağır sözler söyler.
Buddha buna öfkeyle karşılık vermez. Bunun yerine adama bir soru sorar:
Bir misafire yiyecek veya hediye sunduğunda, o kişi bunu kabul etmezse, verilen şey kime ait kalır?
Adam, “Verene.” diye cevap verir.
Buddha da aynı şekilde, kendisine yöneltilen hakareti kabul etmediğini anlatır.
Bu hikâyenin özü pasif olmak değildir.
Öğreti şunu gösterir:
Başkasının öfkesi bizim zihnimizin yöneticisi olmak zorunda değildir.
Karşımızdaki insan öfkeliyse biz de öfkelenmek zorunda değiliz.
Bize ağır bir söz söylendiyse hemen karşılığını vermek zorunda değiliz.
Çünkü karşı tarafın davranışı onun eylemidir.
Bizim vereceğimiz cevap ise bizim eylemimizdir.
Ve ikisinin sorumluluğu birbirinden ayrıdır.
Testere Benzetmesi
Buddha, Kakacūpama Sutta’da (MN 21) öfkesizliği çok daha radikal bir noktaya taşır.
Öğrencilerine, birileri onlara son derece kötü davransa bile zihinlerini nefretle doldurmamaları gerektiğini söyler. Metinde bunun için oldukça sert bir “testere” benzetmesi kullanılır.
Buradaki amaç kötü davranışa izin vermek değildir. Öğretinin hedefi içsel özgürlüktür:
“Bir başkasının yaptığı şey, benim zihnimin niteliğini belirlemek zorunda mı?”
Bu çok zor bir pratiktir.
Fakat Budist etik tam burada ortaya çıkar.
Öfke geldiğinde, öfkenin varlığını inkâr etmeyiz.
Onu bastırmayız.
Fakat ona teslim de olmayız.
Öfkeyi görürüz.
Bedendeki sıcaklığı görürüz.
Zihindeki cümleleri görürüz.
Karşılık verme arzusunu görürüz.
Ve mümkünse eyleme geçmeden önce bekleriz.
Çünkü öfke geçebilir.
Fakat öfkeyle söylediğimiz sözün sonucuyla çok daha uzun süre yaşamak zorunda kalabiliriz.
Özgürlük Duygunun Yokluğu Değildir
Bazen meditasyona başlayan kişiler özgürleşmeyi hiçbir zaman öfkelenmemek, üzülmemek veya korkmamak gibi düşünür.
Fakat pratik daha gerçekçi ve daha derindir.
Özgürlük, bir duygunun hiç ortaya çıkmaması değil;
ortaya çıkan duygunun bizi zorunlu olarak bir davranışa sürüklememesidir.
Öfke vardır, ama bağırmak zorunda değilim.
Korku vardır, ama kaçmak zorunda değilim.
Kıskançlık vardır, ama kırıcı olmak zorunda değilim.
Üzüntü vardır, ama hayatım hakkında kesin bir karar vermek zorunda değilim.
Duygular hava durumu gibidir.
Bazen güneşlidir.
Bazen fırtına çıkar.
Fakat hiçbir hava durumu sonsuza kadar sürmez.
Sorun fırtınanın ortaya çıkması değildir.
Sorun, fırtına geçmeden önce evimizi kendi ellerimizle yıkmamızdır.
Pratiğe Taşımak
Bir sonraki güçlü duygu ortaya çıktığında hemen onu çözmeye çalışmak yerine önce fark etmeyi deneyebiliriz.
İçimizden şu üç cümleyi geçirmek yeterli olabilir:
“Şu anda öfke var.”
“Bu öfke geçici.”
“Ama şimdi vereceğim tepkinin sonuçları daha uzun sürebilir.”
Sonra birkaç nefes bekleyebiliriz.
Bedeni hissedebiliriz.
Çenemiz sıkı mı?
Göğsümüzde baskı var mı?
Karnımızda bir gerilim var mı?
Ellerimiz sıkılmış mı?
Bu birkaç saniye küçük görünebilir.
Fakat bazen farkındalık tam da budur:
Bir duygunun ortaya çıkışı ile davranış arasındaki küçücük boşluğu fark etmek.
Ve zamanla o boşluk büyür.
O boşluk büyüdükçe otomatik tepkiler azalır.
Otomatik tepkiler azaldıkça seçim yapabilme kapasitemiz artar.
Belki gerçek özgürlük de tam olarak burada başlar.
Duygularımızı kontrol etmekte değil;
duygularımızın bizi kontrol etmek zorunda olmadığını görmekte.
Metinde geçen suttalar
- Sallatha Sutta — SN 36.6: Birinci ve ikinci ok benzetmesi; kaçınılmaz acı ile zihnin acıya eklediği tepki arasındaki fark.
- Akkosa Sutta — SN 7.2: Buddha’ya yöneltilen hakaret ve “kabul edilmeyen hediye” benzetmesi.
- Kakacūpama Sutta — MN 21: Zorlayıcı ve saldırgan koşullar altında bile nefretin zihni ele geçirmemesine yönelik öğreti.