Buddha’nın Aydınlanma Gecesi: Gecenin İçinden Doğan Sabah
Siddhattha Gotama’nın aydınlanma gecesini onun zihninden anlatan edebî bir okuma.
Bu yazıda

Bodhi Ağacının Altında, Siddhattha Gotama’nın Zihninden – Arzunun Ordusu
Nerañjarā’nın kıyısına akşam inerken suyun rengi değişti. Gün boyu güneşi taşıyan nehir, şimdi göğün solgun ateşini sessizce içine alıyordu. Kıyıdaki kum hâlâ sıcaktı; fakat koruluğun içine doğru yürüdükçe toprağın serinliğini ayak tabanlarımda hissediyordum. Kuşların son çağrıları ağaçların arasında dağıldı. Uzakta bir köyün dumanı yükseliyor, insanların akşam yemekleri için yaktıkları ateşler havaya ince çizgiler çiziyordu.
Bedenimde yeniden güç vardı.
Bunu kabul etmek, açlığın ortasında ölümü beklemekten daha zor olmuştu.
Yıllar boyunca bedeni düşman bildim. Onu susturursam zihnin konuşacağını düşündüm. Nefesi tuttum, aç kaldım, etimi kemiklerimin üzerine kuruttum. Karnıma dokunduğumda omurgamı, sırtıma dokunduğumda karnımı hissedecek kadar zayıfladım. İnsanlar beni gördüğünde gözlerini kaçırıyor, bazıları hayranlıkla eğiliyordu. Ben de onların bakışlarında arayışımın büyüklüğünü görmeye çalışıyordum.
Fakat ölümün eşiğine yaklaştığımda hakikate yaklaşmadım. Yalnızca düşünemeyecek kadar güçsüz, oturamayacak kadar kırılgan ve acının kendisine tutsak hâle geldim.
Bunu anlamak gururumu yaraladı.
Çünkü insan yıllarını verdiği bir yolun yanlış olduğunu gördüğünde, yalnızca bir yöntemden vazgeçmez. O yöntemi seçmiş olan kendisinden de kuşku duyar. “Bunca zamandır yanıldıysan,” der zihni, “şimdi gördüğünün doğru olduğundan nasıl emin olacaksın?”
Beş yoldaşım beni yiyecek kabul ederken gördüğünde yüzlerindeki hayal kırıklığını unutamıyordum. Onlar benim başaracağıma inanmışlardı. Belki de ben, onların inancını kendi inancım sanmıştım. Beni terk ederlerken bakışlarında tek bir hüküm vardı: Siddhattha mücadeleden vazgeçti.
Onlara seslenmedim.
Çünkü henüz kendime verecek bir cevabım yoktu.
Şimdi yürürken bedenimin ağırlığını hissediyordum. Her adımda dizlerim kırılmıyor, gözlerimin önünde karanlık halkalar oluşmuyordu. Midemde yiyeceğin sıcaklığı kalmıştı. Bir zamanlar zengin sofralarda doymuş olmanın uyuşukluğunu, sonra açlığın sarhoşluğunu tanımıştım. İkisi de aynı bağın iki ucuydu: hazza kapılmak ve acıya tapınmak.
İkisinde de beden zihnin efendisiydi.
Birinde beden “Beni hoşnut et,” diyordu.
Ötekinde “Beni yok et.”
Her iki ses de “Beni merkez yap,” demekten başka bir şey söylemiyordu.
Koruluğun içinde geniş dallı bir assattha ağacı gördüm. Kökleri toprağın üzerine çıkmış, sonra yeniden toprağa gömülmüştü. Gövdesi ne kusursuzdu ne de görkemli. Kabuklarında yarıklar, dallarında eski fırtınaların izleri vardı. Fakat altında oturulduğunda doğu ufku görülebiliyordu. Nehir yakındı. Köyden yeterince uzaktı; yine de yaşamdan kopuk değildi.
Burayı daha önce de görmüştüm. Uruvelā’yı seçmemin nedeni buydu: koruluk güzeldi, nehir berraktı, sadaka için gidilebilecek bir yerleşim yakındı. İnsan zihni bazen hakikatin uzak dağların ardında, yalnızca ulaşılması zor yerlerde saklı olduğunu sanır. Oysa burada her şey sadeydi. Su, ağaç, toprak, beden ve nefes.
Belki de yolun sonu, insanın olağan olanı ilk kez bütünüyle görmesiydi.
Ağacın altına kuru otları serdim. Elimle düzelttim. Parmaklarım toprağa değdi. Bu temasın içinde tuhaf bir açıklık vardı. Saraydan ayrıldığımdan beri sayısız yerde uyumuş, mağaralarda, ormanlarda, mezarlıkların yakınında ve çıplak toprağın üzerinde oturmuştum. Fakat ilk kez bir yere ulaşmış gibi hissetmiyordum. İlk kez kaçmayı bırakmış gibiydim.
Kendime sordum:
Neden burada oturacaksın?
Çünkü sarayda kalamadım.
Bu cevap yeterli değildi.
Neden burada oturacaksın?
Çünkü yaşlı bir insan gördüm. Hastalığı gördüm. Ölümü gördüm. Sevdiğim herkesin, benim de, çözülecek bir bedene bağlı olduğunu anladım.
Bu da yeterli değildi. Yaşlılığı gören herkes sarayını terk etmiyordu. Ölümü bilen herkes gerçeği aramıyordu.
Neden burada oturacaksın?
Çünkü oğlum doğduğunda sevginin bile bir bağa dönüşebildiğini gördüm. Onu sevmediğim için değil; tam tersine, onu kaybetme korkusunun beni nasıl kuşattığını anladığım için. Bir insan başka bir insana “benim” dediği anda, sevginin içine korkunun tohumu düşüyordu. Onu korumak istiyor, onun değişmemesini istiyor, kendisinin de onun için değişmeden kalmasını istiyordu. Fakat hiçbir varlık böyle bir söz veremezdi.
Neden burada oturacaksın?
Çünkü öğretmenlerimin ulaştığı dinginlik büyük ve derindi; yine de o hâller sona eriyordu. Zihin yükseliyor, genişliyor, inceliyor ve sonra geri dönüyordu. Kapıdan geçmek yerine kapının önündeki ihtişama hayran kalıyorduk.
Neden burada oturacaksın?
Çünkü çilecilik beni özgürleştirmedi.
Neden burada oturacaksın?
Çünkü artık dönecek bir yerim yok.
Bu son cevap zihnimde yankılandı. Saraya dönemezdim. Öğretmenlerime dönemezdim. Beni terk eden beş münzevinin yanına gidip eski yöntemi sürdüremezdim. Fakat “dönecek yerim yok” demek de hakikat değildi. İnsan bazen önündeki yolu seçtiğini sanır; aslında yalnızca arkasındaki kapıları kapatmıştır.
Derin bir nefes aldım.
Hayır. Burada çaresizlikten oturmayacağım. Burada, aradığım şeyin kaçmakla bulunamayacağını anladığım için oturacağım.
Gözlerimi kapatmadan önce doğu ufkuna baktım. Gökyüzünün rengi koyulaşıyor, ilk yıldızlar görünüyordu. İçimde bir düşünce belirginleşti:
Ben bu oturuşu bedenime karşı bir savaş hâline getirmeyeceğim. Etim kurusun, kanım çekilsin diye oturmayacağım. Zihnin her kaçışını görebilmek için oturacağım. Hakikat görünmeden kalkmamak, bedeni cezalandırmak değil; cehaletin önünde geri çekilmemektir.
Dizlerimi yerleştirdim. Omurgamı doğal biçimde doğrulttum. Ellerimi kucağımda birleştirdim.
Sonra sessizce karar verdim:
Bu gece zihnin kurduğu hiçbir eve sığınmayacağım. Ne hazza, ne acıya, ne geçmişe, ne geleceğe, ne de “ben” dediğim gölgeye. Doğuşun ve ölümün bağını çözmeden bu oturuştan kalkmayacağım.
Karar verildiği anda bir huzur gelmedi.
Tam tersine, zihnim kararı duyar duymaz karşı koymaya başladı.
Māra’nın İlk Sesi
Önce yumuşak konuştu.
“Yeterince yaptın,” dedi.
Ses benim sesimdi. Bir yabancı gibi dışarıdan gelmiyordu. Sözcükleri çocukluğumdan, babamın beklentilerinden, öğretmenlerimin övgülerinden ve bedenimin yorgunluğundan örülmüştü.
“Hiç kimse senden bu kadarını istemedi. Sarayı bıraktın. Aileni bıraktın. Yıllarca aradın. Açlığa dayandın. Öğretmenlerin ulaştığı en yüksek hâllere ulaştın. Başarısız değilsin. Geri dön. İnsanlara iyi yaşamayı öğret. Cömert ol, doğru davran, iyilik yap. Her şeyi çözmek zorunda değilsin.”
Bu, kötülüğün sesi değildi.
Māra bana hırsızlık yapmamı, yalan söylememi ya da başkalarına zarar vermemi önermiyordu. Bana erdemli, saygın, ölçülü bir hayat sunuyordu. İnsanların beni bilge olarak göreceği, sözlerimi dinleyeceği, belki de adımı uzun yıllar anacağı bir hayat.
Tam bu yüzden tehlikeliydi.
Zihin, insanı çoğu zaman açık kötülükle yolundan çıkarmaz. Ona hakikatin biraz altında rahat bir yükseklik sunar ve “Burada kalman yeter,” der.
Nefese döndüm.
Hava burun deliklerimden içeri girdi. Serindi. Çıkarken biraz ısınmıştı. Göğsüm yükseldi, indi. Bedende yaşamın sürmesi için bundan fazlası gerekmiyordu. Fakat zihin tek bir nefesi bile çıplak hâliyle bırakamıyordu. Onu geçmişe bağlamak, geleceğe taşımak, anlamlandırmak istiyordu.
“Geri dön,” dedi ses. “Baban yaşlandı. Yaśodharā senden bir açıklama bekledi. Rāhula seni tanımadan büyüyor. Aradığın şeyi bulamadıysan hiç olmazsa verdiğin acıyı azalt.”
Göğsümde bir ağırlık oluştu.
Onların yüzleri belirdi. Babamın sessiz öfkesi. Yaśodharā’nın bakışı. Yeni doğmuş oğlumun küçücük bedeni. Saraydan ayrıldığım gece kapının önünde duruşum. Bir adım daha atarsam geri dönüşün eskisi gibi olmayacağını bilişim.
“Buna özgürlük mü diyorsun?” diye sordu ses. “Başkalarının acısını arkanda bırakarak kendi kurtuluşunu aradın.”
Savunmaya geçmek istedim. Kendime büyük amaçlardan, bütün varlıkların iyiliğinden söz etmek istedim. Fakat bunun da bir kaçış olduğunu gördüm. Eğer suçluluk varsa suçluluğu görmeliydim; onu yüce sözlerle örtmemeliydim.
Göğsümdeki ağırlığa döndüm.
Sıkışma.
Isı.
Boğazda düğümlenme.
Zihin bunlara “suç”, “özlem”, “pişmanlık” adlarını veriyordu. Fakat doğrudan bakıldığında bunlar sürekli değişen duyumlardı. Her biri doğuyor, biçim değiştiriyor, kayboluyor ve yeniden doğuyordu.
Sevdiğim insanları terk etmiş olmam, oluşmuş bir eylemdi. Sonucu vardı. Bunu inkâr edemezdim. Fakat suçluluğu sonsuza kadar taşımanın o eylemi geri almayacağını da görebiliyordum. Pişmanlık doğru eyleme yönelirse yararlıydı; kimliğe dönüşürse yalnızca başka bir hapishaneydi.
İçimden cevap verdim:
Onlara dönmekten korktuğum için burada değilim. Onları unutmak için de burada değilim. Doğumun bağını çözmeden hiçbir sevgiyi korkudan bütünüyle ayıramayacağımı gördüğüm için buradayım. Eğer kalkarsam, onlara yalnızca eski Siddhattha döner. Oturursam, belki hiç kimsenin sahip olmadığı bir yol bulabilirim.
Ses sustu.
Fakat Māra çekilmemişti. Yalnızca ilk askerini geri çağırmıştı.
Arzunun Ordusu
Gece koyulaştıkça koruluğun sesleri belirginleşti. Böcekler, yaprakların arasındaki küçük hareketler, uzakta akan nehir. Bedenim oturuşa alışırken zihnim başka bir kapı açtı.
Sarayın kokuları geldi.
Sandal ağacı, taze pirinç, yağ, çiçekler, temiz kumaşlar. Dansçıların bileklerindeki çanların sesi. Serin taş zemin. Yaz sıcağında gölgeli odalar. Yaśodharā’nın saçlarının kokusu. Bir çocuğun avucuma kapanan parmakları.
Bu görüntüler beni zorla çekmiyordu. Bana yalnızca şunu söylüyorlardı: “Bunlar da hayattı. Neden onlardan vazgeçtin?”
Arzu, nesnelerin içinde saklı değildi. O anda önümde ne yiyecek vardı ne müzik ne de sevdiğim bir beden. Yine de bedenim karşılık veriyor, ağızda tatlar beliriyor, deride hayalî dokunuşlar oluşuyordu. Nesne yoktu; fakat istek vardı.
Bunu açıkça gördüğümde arzunun büyüsü biraz kırıldı.
Arzu, dışarıdaki güzelliğin beni ele geçirmesi değildi. Zihnin bir görüntüyü seçmesi, onu parlatması, öteki bütün gerçekleri karartması ve sonra “Buna sahip olursam tamamlanacağım,” demesiydi.
Bir meyveyi düşünüyordu ve onun çürümesini düşünmüyordu.
Gençliği düşünüyordu ve yaşlanmayı dışarıda bırakıyordu.
Birleşmeyi düşünüyordu ve ayrılığı görmüyordu.
Haz anını büyütüyor, ondan önceki özlemi ve sonrasındaki doyumsuzluğu gizliyordu.
Zihin, dünyanın tamamını istemiyordu. Dünyadan seçtiği küçük parçanın sonsuza dek sürmesini istiyordu.
“Bu isteğin nesi yanlış?” dedi Māra. “Yaşam haz verir. Göz güzel biçimleri, kulak güzel sesleri, dil hoş tatları bulur. Bunlar neden var, kullanılmayacaksa?”
İçimde ona kızmadım. Çünkü soru haklı görünüyordu. Haz ortaya çıktığında onu inkâr etmek, daha önce yaptığım çileciliğin başka bir biçimi olurdu.
Hazın ortaya çıkmasında kusur yok, diye düşündüm. Bağın başlangıcı, ondan kalmasını istemekle doğuyor.
Hoş bir duyum geldiğinde zihin ona eğiliyor. “Biraz daha,” diyor. Duyum değiştiğinde onu geri çağırıyor. Geri gelmediğinde öfkeleniyor. Geri geldiğinde bu kez kaybetmekten korkuyor. Böylece bir anlık haz, arzuya; arzu tutunmaya; tutunma da yeni bir “ben”e dönüşüyor: hazza sahip olan ben, onu kaybeden ben, yeniden isteyen ben.
Görüntüler akmaya devam etti. Onları kovmadım. Her birinin ortaya çıkışını, bedendeki karşılığını ve çözülüşünü izledim. Bir görüntü, kendisine uzanılmadığında uzun süre kalamıyordu. Zihin onu yeniden beslemezse sönüyordu.
Māra’nın kızları dışarıdan gelmedi. Gençlik, güzellik ve şefkat kılığında zihnimde doğdular. Bazen bir sevgilinin yüzü oldular; bazen annemin sesi; bazen korunmaya muhtaç bir çocuğun bakışı. Arzu yalnızca bedensel değildi. Gerekli olma arzusu, sevilme arzusu, bir başkasının hayatında vazgeçilmez olma arzusu da aynı kökten çıkıyordu.
Hepsi bana bir kimlik öneriyordu.
Eş.
Baba.
Oğul.
Prens.
Öğretmen.
Kurtarıcı.
Her kimlik, “Ben buyum,” dediğim anda görünmez bir duvara dönüşüyordu.
Onları reddetmeden izledim. Çünkü reddetmek de onlara bağlanmanın ters yüzüydü. Zihin nefret ettiği şeyin çevresinde de dönebilir.
Gece ilerledi.
Arzunun ordusu, üzerine yürümediğim için savaşacak zemin bulamadı. Silahları bana ulaşmadan çiçeğe dönüşmedi; daha sade bir şey oldu. Her düşünce, görülmenin içinde kendi ağırlığını kaybetti. Bir görüntü olarak doğdu, bir görüntü olarak kaldı ve bir görüntü olarak söndü.
Ardında yalnızca nefes vardı.
Ve nefesin de kalmadığı anlar.
Hoşnutsuzluğun ve Açlığın Ordusu – Kuşkunun Ordusu
Arzunun görüntüleri zayıfladığında zihnin sakinleşeceğini sandım. Fakat arzu, yalnızca hoş olana yönelmek değildi. Hoş olmayandan kaçma isteği de aynı hareketin öteki yüzüydü.
Dizimde ağrı başladı.
Önce küçüktü. Derinin altında dar bir noktada atan bir sızı. Zihin hemen onun çevresine toplandı. Nefesin serinliğini, koruluğun seslerini, omurganın dengesini bıraktı; dizdeki noktayı bütün dünyanın merkezine çevirdi.
“Bacağını değiştir,” dedi Māra.
Bu kez önerisi son derece sıradandı. Bacak değiştirmek hakikatten vazgeçmek değildi. Bedenin duruşunu düzeltmekte yanlış bir şey yoktu. Fakat zihnin hareketini gördüm. Sorun bacağı oynatmak değil, kaçışın fark edilmeden itaat edilmesi olacaktı.
Bir süre bekledim.
Ağrı büyüdü. Yanma baldırıma, kalçama yayıldı. Duyumun kendisiyle zihnin ona eklediği şey arasındaki fark belirginleşti. Beden basınç, sıcaklık ve titreşim taşıyordu. Zihin ise “dayanılmaz”, “tehlikeli”, “daha da artacak” diyordu.
Duyum şimdiki andaydı.
Korkusu gelecekteydi.
Öfkesi geçmişteydi: “Yine acı. Bunca yıl neden acı çektin?”
Ağrıya yaklaştım. Onu tek bir katı şey gibi değil, küçük parçalara ayrılan bir hareket olarak gördüm. Yanma aynı kalmıyordu. Basınç yükseliyor, gevşiyor, yeri değişiyor, kesiliyor ve yeniden başlıyordu. “Ağrı” dediğim şey, birçok duyumun üzerine örtülen tek bir isimdi.
İsim kalıcılık veriyordu.
Doğrudan deneyim ise sürekli değişiyordu.
Bu fark görüldüğünde acı kaybolmadı. Fakat acının içinde acı çeken sabit bir kişi bulamadım. Duyum vardı. Ondan kurtulmak isteyen düşünce vardı. Bu ikisinin karşılaşmasından sıkışma doğuyordu.
Bir an için bedenin yıllar önceki hâli gözümün önüne geldi: çıkıntılı kaburgalar, çökmüş karın, güçsüz eller. Açlığın hafızası bedende yeniden uyandı. Midem kasıldı. Dilimde kuruluk hissettim.
“Yiyeceği kabul ederek yolundan döndün,” dedi Māra. “Şimdi tok bir bedenle oturuyor, kendini özgürlük arayan biri sanıyorsun. Seni terk edenler haklıydı. Gerçek arayıcı acıya boyun eğmez.”
Bu sesin içinde eski gururum vardı.
Aç kaldığım günlerde insanların bana bakışını hatırladım. Çilem görünürdü. Her kemik, irademin bir işaretiydi. İnsanların saygısını istemediğimi söylerken bile onların hayranlığı, seçimimi besliyordu. Acıyı yalnızca hakikat için çekmemiştim. Acıya dayanabilen biri olma düşüncesini de sevmiştim.
Bu görülmesi zor bir bağdı: saflık arzusu.
İnsan hazdan vazgeçebilir ve vazgeçmiş olmaktan haz duyabilir. Ün istemediğini söyleyebilir ve adsızlığının yüceliğiyle övünebilir. Bedeni küçümserken kendisini başkalarından üstün görebilir.
Çilecilik arzuyu öldürmemişti. Arzu yalnızca giysi değiştirmişti.
Kendi kendime şöyle dedim:
Aç kalmak beni özgürleştirmedi. Doymak da özgürleştirmeyecek. Yiyecek, bedenin sürmesi için koşuldur; ne kutsaldır ne kirli. Bu beden yolun düşmanı değildir. Fakat yolun sahibi de değildir.
Dizdeki ağrı dalgalar hâlinde sürüyordu. Onu yenmeye çalışmadım. Dayanıklılığımı kanıtlamak için de oturmadım. Bedenin zarar görmesi gerektiğinde duruş değiştirmenin bilgelik olabileceğini biliyordum. Fakat o anda ağrının altında yaralanma değil, basınç ve tepki vardı.
Onu izledikçe sınırı değişti. Bir süre sonra ağrı hâlâ oradaydı ama zihin onunla kavga etmiyordu. Sonra, ne zaman olduğunu fark etmeden, ağrının merkezdeki yeri kayboldu.
Māra ikinci ordusunu da geri çekti.
Fakat bu kez uzaklaşırken güldüğünü hissettim.
“Bedenin acısına dayanabilirsin,” dedi. “Peki zihnin karanlığına dayanabilecek misin?”
Korkunun Ordusu
Gece yarısına yaklaşırken rüzgâr değişti. Yapraklar birden birlikte kıpırdadı. Koruluğun tanıdık sesleri başka anlamlar kazandı. Bir dalın kırılması, yaklaşan bir hayvanın adımı gibi duyuldu. Çalılıkta hareket eden küçük bir canlı, zihnimde dişleri ve pençeleri olan bir varlığa dönüştü.
Ormanda yalnızdım.
Bu cümle, biraz önce huzur veren bir gerçekken şimdi tehdit gibi belirdi.
İnsan korktuğunda dışarıdaki dünya değişmez; fakat dikkat olası tehlikeleri seçmeye başlar. Karanlık, görünmeyen şeylerin sayısını artırır. Zihin her boşluğu kendi görüntüleriyle doldurur.
Bir yılan ayağıma sürünebilir.
Bir hayvan saldırabilir.
Bir hırsız beni öldürebilir.
Bedenim yeniden zayıflayabilir.
Kalbim durabilir.
Bu gece ölebilirim.
Son düşünce ötekilerin önüne geçti.
Ölüm.
Saraydan ayrılmama neden olan görüntülerden biri buydu. Yıllar boyunca ölümün üstüne yürüdüğümü düşünmüştüm. Fakat şimdi, onu bir kavram olarak değil, bedene yakın bir ihtimal olarak hissettiğimde korku karnımda soğuk bir el gibi açıldı.
“Ölürsen ne olacak?” diye sordu Māra. “Aradığını bulamadan. Adın unutularak. Ailen seni anlamadan. Bütün çaban hiçbir şeye dönüşerek.”
Nefes kısaldı. Omuzlarım sertleşti. Kulaklarım her sese yöneliyordu.
Korkunun içine baktım.
Tehlikeyi fark etmek başka, korkuya kimlik vermek başkaydı. Beden korunmak için hazırlanıyor; kalp hızlanıyor, kaslar geriliyor, duyular keskinleşiyordu. Bu doğal hareketin üzerine zihin bir hikâye kuruyordu: “Ben yok olacağım.”
Peki yok olacak olan neydi?
Beden mi? Beden zaten her an değişiyordu. Çocukluk bedenim yok olmuştu. Gençlik bedenim de durmadan çözülüyordu. Hücrelerin dilini bilmiyordum; fakat nefesin, sıcaklığın, gücün ve ağrının anbean değiştiğini görüyordum.
Adım mı? “Siddhattha” bana başkaları tarafından verilmişti. Bir ses dizisi, bir hatırlama işareti.
Anılarım mı? Onlar da ortaya çıkıp kaybolan görüntülerdi. Bazıları doğru, bazıları bulanık, bazıları ise her hatırlayışta yeniden kuruluyordu.
İsteklerim mi? Bir saat önce istediğim şeyi şimdi istemeyebiliyordum.
Görüşlerim mi? Öğretmenlerimi izlerken başka, çilecilik yaparken başka şeylere inanmıştım.
Bunların hangisi, ölümün yok edeceği değişmez “ben”di?
Zihin hemen cevap verdi: “Hepsinin sahibi olan.”
O sahibini aradım.
Bedende mi? Başta, göğüste, kalpte, nefeste?
Düşüncelerin arasında mı?
Düşünceleri izleyen dikkat miydi?
Fakat dikkat de bazen güçlü, bazen dağınık, bazen uykulu, bazen berraktı. Değişen bir şeyi değişmeyen öz sayamazdım.
“Sahip” düşüncesinin kendisi ortaya çıktı. Bir cümleydi: “Bu benim.” Sonra söndü. Ardından bir duyum geldi. Sonra başka bir düşünce.
Sahibi bulamadım; yalnızca sahiplenme hareketini buldum.
Bu görülünce ölüm korkusu bir anda bitmedi. Fakat korkunun hedefi bulanıklaştı. Ölüm gerçekleşirse koşullarla kurulmuş bu beden çözülecekti. Fakat şimdi, henüz yaşarken, her şeyi sahiplenen bir özü bulamıyordum.
Māra öfkelendi.
“Bulamaman, olmadığı anlamına gelmez,” dedi. “Sen düşünüyorsun. Sen görüyorsun. Sen karar verdin. Bu gece uyanacak olan sen değil misin?”
Bu soru zihnimin derin bir yerine saplandı.
Gerçekten de bütün arayışım “ben özgürleşeceğim” düşüncesine dayanmıyor muydu? Eğer ben yoksa kim çaba gösteriyordu? Kim sonuç alacaktı? Kim Buddha olacaktı?
Bir an için yolun tamamı çökecek gibi oldu.
Sonra sorunun yanlış kurulduğunu gördüm.
Bir tohumdan filiz çıktığında, “Tohum mu büyüdü, yoksa başka bir şey mi doğdu?” diye sorulabilirdi. Filiz tohumla aynı değildi; ondan bütünüyle ayrı da değildi. Koşullar sürdükçe süreç sürüyordu. Yağmur, toprak, sıcaklık ve tohum birleştiğinde filiz doğuyordu. Tek bir efendi gerekmiyordu.
Nefes alınıyor, duyum doğuyor, algı tanıyor, niyet yöneliyor, bilinç biliyordu. Bunlar birbirine bağlıydı. İçlerinde bir yönetici bulamamak, hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyordu. Yalnızca süreçlerin ortasına hayalî bir hükümdar yerleştirdiğimizi gösteriyordu.
Korkuya şöyle cevap verdim:
Ölümden kaçmayacağım. Çünkü doğmuş olanın çözülmesini engelleyemem. Fakat doğum ve ölümün neden tekrar tekrar sahiplenildiğini görebilirim. Bu beden bu gece sona erse bile, hakikati aramaktan vazgeçerek yaşamak gerçek bir yaşam olmayacak.
Rüzgâr sürdü. Bir hayvan uzakta ses çıkardı. Kalbim bir süre daha hızlı attı. Ben korkusuz bir heykel olmadım. Korkunun doğuşunu, bedeni nasıl topladığını, görüntüleri nasıl ürettiğini ve onlara inanılmadığında nasıl çözüldüğünü gördüm.
Korku geçerken ardında büyük bir sessizlik bıraktı.
Fakat sessizlikte yeni bir ses yükseldi.
Kuşkunun Ordusu
“Ya bütün bunları kendine söylüyorsan?”
Māra’nın en keskin silahı buydu.
“Ya gördüğünü sandığın şeyler yalnızca yorgun bir zihnin oyunlarıysa? Öğretmenlerini bıraktın, dostlarını kaybettin, ailenden uzaklaştın. Şimdi bütün bunları anlamlı kılacak bir sonuç bulmak zorundasın. Belki de hakikati değil, hayatını boşa harcamadığını kanıtlayacak bir düşünce arıyorsun.”
Bu sözlerin karşısında hemen savunma kuramadım.
Çünkü doğru olabilirdi.
İnsan ne kadar çok bedel öderse, seçiminin yanlış olduğunu kabul etmesi o kadar zorlaşır. Yıllarımı arayışa vermiştim. Eğer sonunda hiçbir şey bulamazsam, bütün fedakârlıklarım ne olacaktı? Zihin, kaybını korumak için bir zafer uydurabilir miydi?
“Bu gece ne olmasını bekliyorsun?” dedi ses. “Gökyüzünün açılmasını mı? Evrenin sana cevap vermesini mi? Sen de öteki münzeviler gibi kendi inancının içinde dönüyorsun. Belki acının sonu yoktur. Belki insan yalnızca kısa süreli huzurlar bulabilir. Belki ölüm her şeyi bitirir. Belki eylemlerin hiçbir derin sonucu yoktur. Belki de her şey önceden belirlenmiştir ve çaban yalnızca kaderin bir hareketidir.”
Her “belki” zihinde bir yol açıyor, sonra o yol karanlıkta kayboluyordu.
Kuşku düşünceyi soru sormaya çağırır; bu yönüyle yararlıdır. Fakat cevap aramak yerine soruların arasında dolaşmaya başladığında insanı hareketsiz bırakır. Kuşkunun amacı gerçeği bulmak değilse, sonsuz olasılıklar üretip hiçbirine yaklaşmamaktır.
Kendime şunu sordum:
Şu anda doğrudan ne biliyorum?
Nefesin doğup söndüğünü biliyorum.
Duyumların değiştiğini biliyorum.
Bir görüntüye tutunduğumda isteğin büyüdüğünü biliyorum.
Hoş olmayanı ittiğimde sıkıntının arttığını biliyorum.
Dikkat açık olduğunda düşüncenin düşünce olarak görülebildiğini biliyorum.
Öfke ortaya çıktığında bedeni, algıyı ve sözü dönüştürdüğünü biliyorum.
Hiçbir hâlin aynı kalmadığını biliyorum.
Bunlar inanç değildi. Şu anda görülebilen şeylerdi.
Bilmediğim şeyleri biliyormuş gibi yapmayacaktım. Fakat bilmediğim her şeyi, bildiğim şeyleri reddetmek için de kullanmayacaktım.
Kuşku yine konuştu:
“Peki yönteminin doğru olduğunu nereden biliyorsun?”
Çocukken bir ağacın gölgesinde kendiliğinden derin bir dinginliğe girdiğim anı hatırladım. Babamın sürme töreni sırasında, çevredeki hareketlerden uzaklaşmış, nefesin sakinliğinde zihnin hazdan ve zararlı düşüncelerden ayrıldığı bir açıklık yaşamıştım. Yıllar sonra, ölümün kıyısındayken bu anı geri gelmişti.
O huzur duyusal haz değildi. Bedeni yok sayan bir uyuşma da değildi. Dikkat, dinginlik ve canlılık birlikteydi.
Neden ondan korkmuştum?
Çünkü haz sözcüğünü duyduğumda bütün hazları aynı sanmıştım. Oysa bağımlılık yaratan haz ile bırakmadan doğan dinginlik aynı değildi. Biri nesneye uzanıyor, öteki uzanmanın bırakılmasından doğuyordu.
Bu gece izlediğim yol, kör bir inancın yolu değildi. Zararlı düşünceler geri çekildiğinde zihin kendiliğinden toplanıyor; toplandığında daha açık görüyor; açık gördüğünde tutunmanın hareketi belirginleşiyordu.
Yöntemin doğruluğu, bir öğretmenin onayından değil, açgözlülüğü, nefreti ve yanılsamayı azaltıp azaltmadığından anlaşılabilirdi.
Kuşkuya şöyle dedim:
Senden kaçmayacağım. Her iddiayı sınayacağım. Fakat hiçbir şeyi kesin bilemeyeceğim bahanesiyle doğrudan gördüğümü terk etmeyeceğim. Sorularını taşıyacağım; ama dizginleri sana vermeyeceğim.
Kuşku sustuğunda zihnim ilk kez geniş bir göl gibi duruldu.
Nefes inceldi. Bedendeki sınırlar yumuşadı. Dikkat, tek bir noktaya zorla çakılmıyor; bütün deneyimi dengeli biçimde tutuyordu. Haz vardı, fakat ona uzanan bir el yoktu. Sevinç vardı, fakat “Bu benim başarım” diyen bir ses henüz yükselmemişti.
Henüz.
Son Ordu: Başarma Arzusu – Orta Nöbet: Varlıkların Gidişi
Māra en sona en iyi gizlediği askerini göndermişti.
“İşte oluyor,” dedi zihnim.
Bu düşünce çok hafifti. Neredeyse farkındalığın kendi sesi gibi görünüyordu.
“Yaklaştın. Bunca insanın bulamadığını bulacaksın. Öğretmenlerini aşacaksın. Seni terk eden beş kişi yanıldıklarını anlayacak. Krallar önünde eğilecek. İnsanlar adını çağlar boyunca anacak.”
Dinginliğin içinde ince bir kıpırtı oluştu.
Başarı.
Sarayda bir prens olmaktan vazgeçmiştim; fakat zihnim bana daha büyük bir taht hazırlıyordu. Bir ülkenin değil, hakikatin hükümdarı olma düşüncesi.
Bu, duyusal arzudan daha inceydi. Çünkü nesnesi altın, yemek ya da beden değildi. Saflık, bilgi ve üstünlüktü.
“Ben uyanacağım.”
Cümlenin içinde bile bağ vardı.
Uyanışı elde edilecek bir mülk, beni ötekilerden ayıracak bir işaret olarak görürsem, cehaletin en derin biçimi yolun sonunda yeniden doğacaktı.
Māra’nın orduları artık canavarlar gibi görünmüyordu. Ün, saygınlık, kazanç, kendini övme ve başkalarını küçümseme; hepsi zihnin geleceğe çizdiği sahnelerdi. İnsanların beni dinlediğini, sözlerimi ezberlediğini, adımı saygıyla andığını gördüm. Ardından bu görüntülerin ardındaki açlığı hissettim: görülme açlığı.
Arayışımın içinde bile görünmek istemiştim.
Babamın beni anlamasını.
Yaśodharā’nın beni bağışlamasını.
Beş yoldaşımın geri dönmesini.
Öğretmenlerimin görseydi onaylamasını.
Dünyanın “Haklıydın,” demesini.
Bütün bu tanıkları zihnimde topladığımda Māra’nın ordusu tamamlandı. Sayısız bakış önümde duruyor, bana kim olduğumu söylemeye hazırlanıyordu.
“Sen kimsin?” diye sordu Māra.
Prens değilsem, eş değilsem, baba değilsem, çileci değilsem, öğrenci değilsem, geleceğin öğretmeni değilsem kimdim?
Cevap vermek yerine sağ elimi dizimin üzerinden aşağı indirdim. Parmaklarım toprağa değdi.
Toprak konuşmadı.
Sarsılmadı.
İçinden bir tanrıça çıkmadı.
Fakat serin, sert ve tartışmasızdı.
O anda tanıklığın anlamını gördüm. Geçmişte yaptığım bütün iyilikleri sayacak bir varlığa ihtiyacım yoktu. Yoluma hakkım olduğunu kanıtlayacak bir kalabalığa da. Bu beden toprağın maddelerinden kurulmuştu; yediğim yiyecek topraktan doğmuştu; nefesim ağaçların ve havanın dolaşımına bağlıydı. “Benim başarım” dediğim her şey sayısız koşulun armağanıydı.
Toprağa dokunurken kendime dedim:
Bu yer bana ait değil. Bu beden bana ait değil. Bu çaba bile yalnız benim değil. Beni doğuranlar, besleyenler, öğretenler, karşı çıkanlar, terk edenler; hepsi bu ana koşul oldu. Uyanış doğarsa, bir kişinin zaferi olarak doğmayacak. Koşullar görüldüğü için doğacak.
Māra son kez sordu:
“Öyleyse kim kazanacak?”
Cevap açıktı:
Kimse. Yalnızca yanılgı sona erecek.
Elimi yeniden kucağıma koydum.
Bu cevapla savaş bitti.
Māra öldürülmedi. Bir yere sürülmedi. Onu meydana getiren arzu, korku, kuşku ve kibir görüldüğü için üzerinde durabileceği zemin kalmadı.
Gece, ilk nöbetinin derinliğine girdi.
İlk Nöbet: Ardımda Sandığım Yaşamlar
Zihin toplandığında geçmiş, anıların dağınık parçaları olmaktan çıktı. Önce bu yaşamın izleri belirdi.
Çocukluk.
Annem hakkında bana anlatılanlar ve gerçekten hatırladığım şeylerin birbirine karıştığı ilk yıllar. Babamın beni korumak isterken etrafıma ördüğü görünmez duvarlar. Bahçeler, eğitimler, yarışlar, mevsimlere göre hazırlanan konaklar. İlk kez yaşlılığı gördüğüm anın sarsıntısı. Hastalık karşısındaki çaresizliğim. Bir ölünün hareketsiz yüzünde kendi geleceğimi görmem. Bir münzevinin dinginliğine bakarken içimde açılan yol.
Sonra saraydan ayrılışım. Öğretmenler. Derin yoğunlaşmalar. Yükselip sönen huzur hâlleri. Açlık. Gurur. Çöküş. Yiyeceği kabul edişim. Beş yoldaşımın gidişi.
Bu yaşamı oluşturan sahneler, bir nehrin kıvrımları gibi birbirine bağlandı. Her kararın öncesinde koşullar, her sonucun gerisinde niyetler vardı. Kendimi bağımsız bir iradenin sahibi olarak hatırladığım yerlerde bile sayısız etkinin beni biçimlendirdiğini görüyordum.
Fakat zihin orada durmadı.
Bir kapının açılması gibi değildi. Daha çok, “bu yaşam” dediğim duvarın saydamlaşmasıydı. Başka adlar, başka bedenler, başka evler ortaya çıktı. Bazıları insan, bazıları tanımakta zorlandığım varoluş biçimleriydi. Yoksulluk ve bolluk, güç ve çaresizlik, sevilen ve terk edilen olma, uzun yaşamlar ve kısa yaşamlar. Doğumların başlangıcı görünmüyordu. Her görüntünün gerisinde başka bir görüntü, her ölümün ardında başka bir yöneliş vardı.
Bunları bir gezginin gördüğü ülkeler gibi seyretmedim. Her yaşam, o anda bütünüyle “ben” denilmiş bir merkez taşıyordu. Her birinde kişi kendi adını gerçek, bedenini merkez, sevdiğini vazgeçilmez ve korkusunu benzersiz sanıyordu.
Sonra hepsi çözülüyordu.
Bir yaşamda uğruna savaşılan toprak, başka bir yaşamda bilinmiyordu.
Bir bedende güzellik sayılan şey, zamanla çürüyordu.
Bir kimlikte düşman görülen kişi, başka koşullarda yakın olabiliyordu.
Sahip olunan her şey el değiştiriyor; övünülen özellikler kayboluyor; “asla” denilen sözler koşullar değişince bozuluyordu.
Bu genişlik karşısında önce dehşet hissettim. Saṃsāra, yalnızca çok uzun bir yol değildi. Aynı hatanın sayısız biçimde tekrarlanmasıydı. Varlıklar her defasında değişen şeylerin içinde değişmez bir dayanak arıyor, bulamayınca yeniden kuruyordu.
Bir ev yıkılıyor, zihin başka bir ev yapıyordu.
Bir ad unutuluyor, başka bir ada “ben” deniyordu.
Bir sevgi sona eriyor, özlem yeni bir doğuma yöneliyordu.
Geçmiş yaşamları görmek bana büyük, ebedî bir ruh göstermedi. Tam tersine, değişmeden kalan bir kişi bulma umudunu dağıttı. Süreklilik vardı; fakat bu, aynı alevin bir kandilden ötekine atlaması gibi koşullu bir süreklilikti. Ne bütünüyle aynı ne bütünüyle başka.
Kendime sordum:
Bunca yaşam boyunca ne aradım?
Güvenlik.
Haz.
Tanınma.
Devam etme.
Bir şeyin “benim” kalması.
Peki ne buldum?
Her bulduğum şeyin değişmesini.
Bu görüş karamsarlık değildi. Çünkü ilk kez sorunun büyüklüğü açıkça görünüyordu. Acı, tek bir yaşamın başarısızlığı değildi. Bir kral olamadığım, sevdiğimi kaybettiğim ya da bedenim hastalandığı için doğmuyordu yalnızca. Kök, değişen şeylerde değişmez tatmin arama hareketiydi.
İlk nöbetin sonunda karanlığın bir katmanı çözüldü.
Bilgisizlik, geçmişi kapatan bir perde gibi yırtıldı. Fakat gördüğüm şey beni özel kılmadı. Aksine, “özel yaşamım” dediğim şeyin başlangıçsız bir akış içindeki geçici bir biçim olduğunu gösterdi.
Māra uzaktan son kez fısıldadı:
“Bütün bunları gören sensin.”
Fısıltının içindeki tuzağı fark ettim.
Görme var, dedim. Fakat onu sahiplenen bir öz bulunmuyor.
Gece orta nöbete geçti.
Orta Nöbet: Varlıkların Gidişi
Zihnimi yalnızca kendi geçmişime değil, yaşamın geniş akışına yönelttiğimde sayısız varlığın doğuş ve ölümünü gördüm.
Bu, gökte açılan bir sahne değildi. Zihin, niyet ile sonuç arasındaki bağı olağan gözün göremeyeceği bir açıklıkla kavrıyordu. Varlıklar eylemlerinin ardından ilerliyor; sözleri, davranışları ve özellikle niyetleri geleceğin koşullarını hazırlıyordu.
Kimi güç kazanıyor ve gücün kalıcı olduğuna inanıyordu. Güç elinden çıktığında öfke ve korku içinde düşüyordu.
Kimi yoksulluk içinde bile cömert davranıyor; sahip olduğu az şeyi paylaşırken zihnini genişletiyordu.
Kimi dışarıdan erdemli görünürken içten içe kazanç, ün ve üstünlük arıyordu.
Kimi bir anlık öfkeyle uzun acılar doğuruyor; kimi aynı öfkeyi fark edip sözü ağzından çıkmadan bırakıyordu.
Hiçbir göksel yargıç görmedim. Kimse varlıkların önüne defter açıp ödül ve ceza dağıtmıyordu. Eylemin kendisi zihni biçimlendiriyor, zihin de yeni yönelişleri ve yeni varoluş koşullarını hazırlıyordu.
Niyet bir tohumdu.
Fakat tohum tek başına kader değildi. Toprak, yağmur, başka tohumlar ve zaman vardı. Sonuçlar karmaşıktı. İyi bir insanın her an hoşluk yaşaması ya da zarar veren birinin hemen cezalandırılması gibi basit bir düzen görmedim. Geçmişten gelen koşullar, şimdiki niyetler ve dış dünyanın etkileri birbirine karışıyordu.
Yine de hiçbir niyet bütünüyle kaybolmuyordu.
Öfke önce onu taşıyan zihni yakıyordu.
Açgözlülük, nesneyi elde etmeden önce bile eksiklik duygusu yaratıyordu.
Şefkat, yardım ulaştıramasa bile zihni düşmanlıktan çıkarıyordu.
Doğru görüş, koşulları hemen değiştirmese bile verilecek cevabı değiştiriyordu.
Varlıkların yüksek ve alçak, güzel ve çirkin, talihli ve talihsiz durumlara yöneldiğini gördüm. Fakat hiçbir konum kalıcı değildi. Işıltılı dünyalara yükselenler bile orada sonsuza dek kalmıyordu. Haz tükeniyor, erdemin sonucu sona eriyor ve bilgisizlik sürüyorsa döngü yeniden devam ediyordu.
Bu görüş, sarayda öğrendiğim soy düşüncesini kökünden sarstı. İnsan yalnızca doğduğu aile nedeniyle yüce ya da aşağı değildi. Bir brahmanın adı onu arındırmıyor, bir işçinin emeği onu kirletmiyordu. Varlıkları biçimlendiren, doğum unvanlarından daha derinde, niyetli eylemlerdi.
Fakat burada da bir tehlike vardı.
Zihin kolayca hükme kayabilirdi: “Bu kişi acı çekiyorsa geçmişte kötülük yaptı.” Böyle bir sonuç görmedim. Acının nedenleri çoktu. Bedenin yapısı, çevre, başkalarının eylemleri, doğanın hareketleri ve geçmiş niyetler bir araya geliyordu. Kamma, acı çekenleri suçlamak için değil, eylemin önemini göstermek için anlaşılmalıydı.
Bu görüşün ortasında büyük bir merhamet doğdu.
Varlıkların kötülüğünü değil, körlüğünü gördüm. Haz ararken acının koşullarını kuruyor, korunmak isterken başkalarını tehdit ediyor, kalıcı olmak isterken değişimin içinde çırpınıyorlardı. Her biri kendi korkusunu merkez sanıyor; başkasının korkusunu göremiyordu.
Ben de farklı değildim.
Sayısız yaşamda aynı yanılgıyla hareket etmiş, istemiş, itmiş, sahiplenmiş ve yeniden olmuş olmalıydım. Bu yüzden gördüklerim bende üstünlük değil, yakınlık doğurdu.
Bir cellat, bir kral, bir anne, bir hayvan, bir dilenci, bir tanrı; hepsi koşulların içinde yön arayan varlıklardı. Davranışları eşit değildi, sonuçları da eşit olmayacaktı. Fakat bilgisizlik ortak zincirdi.
Öyleyse özgürlük yalnızca iyi bir yeniden doğum olamaz, diye düşündüm. En yüksek göklerde doğmak bile sona eriyorsa, aradığım şey döngü içindeki daha güzel bir konak değil, döngüyü kuran yakıtın tükenmesidir.
İkinci nöbet sona yaklaşırken varoluşun ahlaki düzeni berraklaştı. Eylemler boş değildi. Gelecek mühürlenmiş de değildi. Koşullar vardı; koşullar değiştirilebilirdi.
Fakat döngünün nasıl kurulduğunu hâlâ kendi deneyimimin en ince yerinde görmem gerekiyordu.
Gece son nöbete girdi.
Son Nöbet: Zincirin Görülmesi – Evin Ustasını Görmek
Dikkatimi doğum ve ölümün geniş görüntüsünden, bu anda bir dünyanın nasıl kurulduğuna çevirdim.
Bir ses duyuldu.
Önce yalnızca temas vardı: kulak, ses ve işitme bilincinin karşılaşması.
Ardından algı onu tanıdı: yaprakların hareketi.
Hoş ya da hoş olmayan bir ton belirdi.
Zihin o tona yöneldi. Hoşsa sürmesini, hoş değilse bitmesini istedi.
İstek güçlendiğinde tutunma doğdu: “Ben bunu istiyorum. Bu ses beni rahatsız ediyor. Benim sessizliğim bozuldu.”
Tutunmayla birlikte bir kimlik kuruldu. Sessizlik isteyen kişi. Rahatsız edilen kişi. Başarılı meditasyoncu.
O kimlik doğduğu anda onun dünyası da doğdu. Bu dünyada bir “ben”, bir “benim deneyimim” ve ona karşı duran nesneler vardı.
Sonra değişim geldi. Ses kayboldu. Fakat doğmuş kimlik hemen ölmek istemedi. Yeni bir ses aradı, eskisini hatırladı, gelecekte yeniden rahatsız edilmekten korktu.
Tek bir yaprağın sesi içinde doğum, yaşlanma ve ölümün küçük modeli görünüyordu.
Zinciri izledim.
Bilgisizlik olduğunda, olanı olduğu gibi görmeyen yönelimler doğuyordu. Bu yönelimler bilinci biçimlendiriyor; bilinç, ad ve biçimle birlikte bir deneyim dünyası kuruyordu. Duyu alanları üzerinden temas, temastan duygu tonu, duygu tonundan arzu, arzudan tutunma, tutunmadan oluş, oluştan doğum; doğumdan da çözülme, keder, yakınma ve acı ortaya çıkıyordu.
Bu bir yaratılış öyküsü değildi. Başlangıçta ilk cehaletin ne zaman doğduğunu göstermiyordu. Her an acının nasıl yeniden üretildiğini gösteriyordu.
Bir düşünce belirdiğinde aynı zincir işliyordu.
Bir anı geldiğinde.
Bir insanın yüzü hatırlandığında.
Bedende hoş bir titreşim oluştuğunda.
Övgü hayal edildiğinde.
Korku yükseldiğinde.
Duygu tek başına bağ değildi. Temas da bağ değildi. Zincirin kritik yeri, duyumun ardından gelen susuzluktu: “Bunu istiyorum. Bunu istemiyorum. Bu bana ait olsun. Bu benden uzaklaşsın.”
Arzu, tutunmaya dönüştüğünde dünya sertleşiyordu.
Sonra zinciri ters yönde gördüm.
Bilgisizlik bütünüyle görüldüğünde yönelimler aynı körlükle kurulamazdı.
Temas olduğunda yalnızca temas bilinebilirdi.
Duygu doğduğunda yalnızca hoş, hoş olmayan ya da nötr duygu olarak görülebilirdi.
Duygudan sonra arzu zorunlu değildi.
Arzu doğsa bile beslenmek zorunda değildi.
Tutunma olmadığında o kimlik oluşmuyordu.
Oluş olmadığında yeni bir “ben” dünyaya gelmiyordu.
Doğmayan şey yaşlanıp ölmüyordu.
Böylece bütün acı yığını, halkaları görülüp bırakıldığında sona erebiliyordu.
Bu görüş düşünsel bir sonuç değildi. Zinciri açıklamakla zincirin dışına çıkılmıyordu. Her halkayı doğduğu anda görmek, onu besleyen bilgisizliği tüketiyordu.
O anda dört gerçek, ayrı öğretiler gibi değil, tek bir hareketin dört yüzü olarak açıldı.
Acı vardı.
Doğmak, yaşlanmak, hastalanmak ve ölmek; sevilenden ayrılmak, istenmeyenle karşılaşmak, isteneni elde edememek. Fakat bunların ortak düğümü, değişen deneyimin beş kümesine tutunmaktı.
Acının kaynağı vardı.
Hazza duyulan susuzluk, var olmaya duyulan susuzluk, yok olmaya duyulan susuzluk. “Olayım”, “olmayayım”, “benim olsun”, “benden uzak dursun.”
Acının sona erişi vardı.
Arzunun bastırılması değil, kökünden anlaşılması ve yakıtsız kalması. Duyumların yok olması değil, onlara sahiplik bağının çözülmesi.
Sona erişe götüren yol vardı.
Doğru görme, doğru yöneliş, doğru söz, doğru eylem, doğru geçim, doğru çaba, doğru farkındalık ve doğru yoğunlaşma. Bunlar birbirinden kopuk kurallar değil; zihni yanılsamadan özgürlüğe taşıyan bütünlüklü bir yaşam biçimiydi.
Acı anlaşılmalıydı.
Kaynak bırakılmalıydı.
Sona eriş doğrudan gerçekleştirilmeliydi.
Yol geliştirilmeliydi.
Bu görevler o anda yalnızca bilinmiyor, tamamlanıyordu.
Evin Ustasını Görmek
Sonra dikkatim, zihnin en derin akıntılarına yöneldi.
Duyusal arzu yalnızca tek tek isteklerden ibaret değildi. Deneyimi durmadan “bana haz verecek olan” ve “benden uzak tutulması gereken” diye ayıran eski bir akıntıydı.
Var olma arzusu yalnızca yaşamı sürdürmek isteği değildi. Her an bir kimlik kurma, sonra o kimliği koruma hareketiydi. Bilge olma, saf olma, hiç kimse olma, hatta özgürleşmiş biri olma arzusu bile bu akıntının biçimi olabilirdi.
Bilgisizlik ise bir bilgi eksikliğinden fazlasıydı. Geçici olanı kalıcı, güvenilmez olanı güvenilir, sahip olunamayanı “benim”, süreç olanı öz sanmaktı.
Bu akıntılar görüldükçe güçlerini kaybetti.
Onları zorla kesmedim. Bastırmadım. Bir düşmanı boğar gibi boğmaya çalışmadım. Çünkü şiddet, “Ben bunu yok edeceğim” diyen başka bir oluş yaratırdı. Yalnızca doğuşlarını, dayandıkları yanlış görmeyi ve beslenmediklerinde sönüşlerini bütünüyle gördüm.
Arzu yükseldi ve kendisine uzanılmadı.
Korku yükseldi ve bir sahibini bulamadı.
Kibir yükseldi ve karşılaştıracağı sabit bir benlik bulamadı.
Bilgisizlik ışığın karşısında duramadı.
O anda zihinde bir çözülme oldu. Bir ipin kesilmesi gibi ani, fakat o ipe yıllardır uygulanan basıncın sonucu kadar hazırlanmış bir çözülme.
Bir şey elde etmedim.
Bir yük düştü.
Zihin duyusal arzunun akıntısından özgürleşti.
Var olma zorunluluğundan özgürleşti.
Bilgisizliğin karanlığından özgürleşti.
Özgürleştiğinde, özgürleştiğini bildi.
Bu bilgi bir düşünce olarak kurulmadı. Başkasının sözünden alınmadı. Kuşkunun girebileceği bir sonuç değildi. Ateşin söndüğünde artık yakmadığını bilmek gibiydi.
Doğumu yeniden kuran yakıt tükenmişti.
Yapılması gereken yapılmıştı.
Yol tamamlanmıştı.
Bu bedende yaşam sürecekti. Açlık yine gelecek, hastalık ortaya çıkacak, yaşlılık yaklaşacak ve beden bir gün çözülecekti. Hoş ve hoş olmayan duyumlar devam edecekti. İnsanlar beni övecek, suçlayacak, anlayacak ya da yanlış anlayacaktı.
Fakat bunların ortasında yeni bir sahip doğmayacaktı.
Duyum yalnızca duyum olacaktı.
Düşünce yalnızca düşünce.
Beden yalnızca koşullarla ayakta duran beden.
“Benim” diyen eski el gevşemişti.
O anda Māra’nın kim olduğunu bütünüyle anladım.
O hiçbir zaman karanlıkta bekleyen yabancı bir varlık değildi yalnızca. O, her deneyime doğru uzanan ve “Bu sensin, bu senin, bunu koru, bundan kaç, bununla üstün ol,” diyen hareketti. Ölümün efendisi olmasının nedeni canlıları öldürmesi değildi. Onlara tekrar tekrar doğacak bir kimlik kurdurmasıydı.
Māra yenilmişti; çünkü savaşta daha güçlü bir ben ortaya çıkmamıştı.
Onu yenecek kimse kalmamıştı.
Ufkun karanlığı incelmeye başladı.
İlk Sözler
Gözlerimi açtığımda dünya değişmemiş görünüyordu.
Ağaç yine ağaçtı. Kökleri toprağın üzerindeydi. Yapraklarda gecenin nemi vardı. Nerañjarā aynı yönde akıyordu. Uzakta bir kuş sabahın ilk sesini verdi.
Fakat hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Çünkü dünya artık arzunun çizdiği sınırlardan görünmüyordu.
Toprak ne benimdi ne de benden ayrıydı. Beden onun maddelerinden doğmuş, yiyecekle beslenmiş, nefesle sürmüştü. Nehir, “nehir” adını almadan önce akıştı. Kuşun sesi, hoş ya da hoş olmayan diye yakalanmadan önce yalnızca sesti.
İçimde uzun zamandır aranan sözler değil, görülmüş gerçeğin kendiliğinden yükselen sesi doğdu:
“Seni gördüm, ey evi kuran.”
Bu sözleri bir düşmana söylemedim. Kendi zihnimdeki inşa edici harekete söyledim.
“Sayısız doğum boyunca duvarlarını yeniden ördün. Arzuyu kiriş, bilgisizliği temel, tutunmayı harç yaptın. Her çöken bedenin ardından başka bir ‘ben’ evi kurdun.”
Sessizlik derinleşti.
Sonra şu sözler geldi:
“Artık beni yeniden barındıramayacaksın. Kirişlerin kırıldı. Çatının tepesi çöktü. Zihin yapılmamış olana ulaştı; susuzluğun ateşi söndü.”
Bu bir zafer çığlığı değildi. Kimseyi mağlup etmiş değildim. Dünya önümde eğilmedi. Yalnızca uzun bir hastalık sona erdiğinde bedenin aldığı ilk rahat nefes gibi bir açıklık vardı.
Ardından, sabahın ilk ışığı dalların arasından geçerken, içimde başka cümleler belirdi:
“Acı, doğası bilinmediği için sonsuz sanıldı. Oysa koşullarla doğdu. Koşullar çözüldüğünde çözüldü.”
“Aradığım özgürlük dünyanın dışında değildi. Dünyaya tutunan elin açılmasındaydı.”
“Hiçbir varlık acıya mahkûm değildir; fakat hiç kimse görmeden özgürleşemez.”
Bu son cümleyle zihnim insanlara yöneldi.
Babamı düşündüm.
Yaśodharā’yı.
Rāhula’yı.
Beni terk eden beş münzeviyi.
Öğretmenlerimi.
Saraydaki hizmetkârları, tarlalarda çalışanları, yollarda gördüğüm hastaları, yaşlıları ve ölülerin ardından ağlayanları.
Gece boyunca gördüğüm sayısız varlığı düşündüm. Her biri kendini korumaya çalışırken kendi bağlarını sıkılaştırıyordu. Her biri mutluluk istiyor, fakat mutluluğun koşullarını yanlış yerde arıyordu.
İçimde sınırsız bir merhamet yükseldi. Fakat onun yanında ağır bir tereddüt de vardı.
Gördüğüm şey inceydi. İnsan arzuyu seviyor, kimliğine tutunuyor, sahip olduklarını kaybetmekten korkuyordu. “Ben yokum” diye kaba bir söz söylenirse bunu yok oluş sanacaklardı. “Arzuyu bırak” denirse yaşamdan vazgeçmek olarak anlayacaklardı. “Her şey koşulludur” denirse ahlaki sorumluluğun olmadığını düşünebilirlerdi.
Bu yol, iki uç arasında incelikle ilerliyordu.
Hazlara gömülmek değil.
Bedene işkence etmek değil.
Ebedî bir öz değil.
Ölümle mutlak yok oluş değil.
Kadercilik değil.
Nedensiz rastlantı değil.
Salt düşünce değil.
Kör inanç değil.
Bunu sözcüklere dökmek mümkün müydü?
Bir an sessiz kalmanın daha kolay olacağını düşündüm. Bulduğum huzurda tek başıma yaşamak, tartışmadan, yanlış anlaşılmadan ve yeniden insanların istekleriyle çevrilmeden.
Sonra bu düşüncenin çok ince bir Māra sesi olabileceğini gördüm.
Bu kez bana haz ya da ün önermiyordu. Bana kusursuz bir yalnızlık öneriyordu.
Gülümsedim.
Māra’nın orduları yenilmişti; fakat yaşam sürdükçe onların gölgeleri ortaya çıkabilirdi. Fark, artık tanınmalarıydı.
Kendime şöyle dedim:
“Yol derindir; fakat gözüne az toz kaçmış olanlar vardır. Onlar duyarsa görebilir. Ben kapıyı açamam; fakat kapının yerini gösterebilirim.”
Güneşin ilk ışığı ufuktan yükseldi.
Gece boyunca altında oturduğum ağaç artık benim için yalnızca bir ağaç değildi. Yine de gücünü kendisinden almıyordu. O, bir insanın kaçmayı bıraktığı, zihninin bütün ordularını gördüğü ve hiçbirine boyun eğmeden oturduğu yerdi.
Buraya Siddhattha olarak gelmiştim: bir kralın oğlu, bir kadının eşi, bir çocuğun babası, öğretmenlerini geride bırakmış bir öğrenci, dostları tarafından terk edilmiş bir çileci.
Sabah olduğunda bu hikâyelerin hiçbiri silinmemişti. Fakat artık hiçbiri beni sınırlandırmıyordu.
Ayağa kalkmadım.
Bir süre daha sessizce oturdum. Çünkü yıllarca aranan şey bulunduğunda insan hemen konuşamaz. Zihin, özgürlüğün içinde dinlenmek ister. Nehrin akışını, kuşların sesini, bedendeki hafif ağrıyı ve sabahın serinliğini ilk kez hiçbirine sahip olmadan kabul ettim.
Doğan güneşe baktım.
Güneş benim için doğmamıştı. Evren zaferimi kutlamıyordu. Dünya her sabah yaptığı şeyi yapıyordu.
Fakat o sabah, dünyada bir yol yeniden görünür olmuştu.
Acının nedeni görülebilir.
Görülen neden bırakılabilir.
Bırakılan nedenin ardından acı sona erebilir.
Ve bu sona erişe götüren yol yürünebilirdi.
Gecenin başında kendime, doğuşun ve ölümün bağını çözmeden kalkmayacağımı söylemiştim.
Şimdi bağ çözülmüştü.
Saraydan ayrılan kişi aramayı tamamlamıştı.
Māra’nın karşısında savaşan kişi zafer kazanmış değildi; savaşacak bir benlik bulamayınca savaşın kendisi sona ermişti.
Henüz hiç kimse bana Buddha dememişti. Bu ad, başkalarının göreceği şeye aitti. Benim için o anda yeni bir unvan doğmadı. Tam tersine, yıllarca taşıdığım unvanların ağırlığı kalktı. Prens, münzevi, öğrenci ve arayıcı sözcükleri yerlerinde duruyor; fakat içlerinde oturacak değişmez bir kişi bulamıyordu.
Uyanışın, insanı dünyadan uzaklaştıran görkemli bir hâl olacağını sanmıştım. Oysa beni dünyaya ilk kez yaklaştırdı. Toprağın serinliğini daha açık, bedenin yorgunluğunu daha doğrudan, kuşun çağrısını daha yalın duyuyordum. Hiçbiri sonsuz değildi; bu yüzden değersiz de değildi. Geçicilik, yaşamı küçültmüyor, ona dikkatle yaklaşmayı gerektiriyordu. Bir yaprak düşeceği için önemsiz değildi. Bir insan öleceği için sevgisiz bırakılmamalıydı. Tam tersine, kaybolacak olması, ona sahip olmadan özen göstermeyi öğretiyordu.
Kendime uzun zaman şu soruyu sormuştum: “Acı neden vardır?” Şimdi sorunun değişmesi gerektiğini görüyordum. Acı tek bir irade tarafından dünyaya yerleştirilmemişti. Her defasında koşullarla kuruluyordu. Bu yüzden daha doğru soru şuydu: “Acı şu anda nasıl doğuyor ve onu beslemeyi nerede bırakabilirim?”
Bu soru, tanrıların ve filozofların tartışmalarından daha yakındı. Bir duyum ile ona verilen tepkinin arasında, bir söz ile onu doğuran niyetin arasında, bir düşünce ile ona tutunan elin arasında cevap görünüyordu. Özgürlük uzak bir gökte saklı değildi. Her temas anında ya zincirin yeni halkası dövülüyor ya da bir halka tamamlanmadan bırakılıyordu.
Bu nedenle o sabah yalnızca kendim için uyanmış olamazdım. Yol, kişisel bir sır olarak saklandığında tamamlanmış sayılmazdı. Onu başkasının yerine yürüyemezdim; fakat yürünebilir olduğunu söyleyebilirdim. İnsanlara inanacakları yeni bir hikâye değil, sınayabilecekleri bir yol sunmalıydım.
Nerañjarā akmaya devam etti.
Yapraklar rüzgârla titredi.
Ve ben, ilk kez bir yere gitmek zorunda olmadan, olduğum yerde bütünüyle uyandım.